Sevgili dostlarım; şöyle bir geriye dönüp maziye buruk bir gülümsemeyle baktığım zaman; şu koca ömrüm ne acılarla yoğrulmuş, ne çilelerle örülmüş, ne ihanetlerle sarsılmış, işte bunlara şahit oluyorum ve yorgun ruhum heyhat diyor; artık gemi kalkmak zamanı gelmişse limandan, bir gemi kalkar bu zamandan. Ne güzel söylemiş şair. Beyhude çabalarım oldu, böyle yıllarım geçti, yine beyhude insanlarla takıldım. Böyle beyhude şeylerin beyhude olmayan tek tarafı, insana beyhude olan şeyin ne olduğunu öğretmesidir diyebilirim, yaşıma ve başıma dayanarak. Yine sizin için seçtiğim şu beylik cümleyi de söyleyeyim; “hayat insana birtakım seçenekler sunuyor”. Evet, bazen tercih yapman gerekir. Yaa.
Söze böyle ihtiyar işi bir giriş yaptım ama öyle devam edecek takatim kalmadı, şuncağız cümleyi böyle yazmak bile insanın içini bayıltıyor. Bu hayat ve insan üstüne olan konuşmaları bilim adamlarımıza bırakalım. Benim size bahsedeceğim şey yine kendimle alakalı olacak. Zaten bahsettiğim şeyler kendimle alakalı olmayınca sıkılıyorum. Nasıl bir bencillikse.
Eminim muhakkak sizde de vardır, belli dönemeçler oldu benim hayatımda ve oralara ulaştığımda virajı iyi almam gerekti. Benim gibi biraz hızlı gidiyorsanız o virajı almanın güç olduğunu da bilirsiniz. Kaza yapma olasılığı çok yüksek olur hem de. İşte o dönemeçlerden önce veya sonra arabayı yenilemen için istasyonlar filan olur, bazen benzin doldurursun, bazen motoru tümden değiştirirsin, bazen temizlik filan yaparsın işte. Bu tarz benzetmeler yaparak bir konuyu anlatmanın ne kadar sıkıcı geldiğini biliyorum ama acayip hoşuma gitti şimdi bu araba bahsi, yani tam da cuk diye oturuyor. Yola nasıl bir arabayla çıktığın da önemli tabi. Bak bu da cuk diye oturdu. Hatta tüm hayatı bu araba mevzusu üstünden çözebilirim bile neredeyse. Neyse, şunu rasyonel bir çerçeveye oturtalım, adettendir, işte mesela diyelim ki o dönemeçlerden birisi benim KAİHL’ye gelmem, istasyonlar da okuduğum kitaplar ve orada tanıştığım insanlar. Böyle böyle 4-5 tane dönemeçten geçince arabandaki aksaklıklar, eksiklikler ortaya çıkıyor, sen de bunları gidermek için istasyonlara uğruyorsun. Hangi istasyonlara uğrayıp uğramaman gerektiğini de böyle böyle kestirebiliyorsun işte. Çünkü mesela diyelim sen dandik bir istasyona gittin ve depoyu full dandik benzinle doldurdun. İşte yanlış. Sağlam istasyona gidip sağlam benzinle dolduracaksın. Yaa. İşte benim çıkardığım harika sonuç.
Zengin bir iç dünyası olan adamın ilgileri ve zevkleri de ince olur. Bu iç dünyayı besleyici gıdaları dışarıda satmıyorlar. Onlar biraz gözden uzak yerlerde duruyor. Bunun peşine düşen insanlar işte hazine avcıları kadar da heyecanlı olurlar. Bazen aylardır kimsenin uğramadığı bir kütüphaneye heyecanla gelip sabahtan akşama kadar yazma eser okurlar, bazen antikacı antikacı dolaşıp plak ararlar, bazen eski bir filmin setinde çekilen bir fotoğraf için maaşının yarısını verirler, bazen iki kişi bir araya gelip saatlerce ud çalarlar. Bunlar özel, derin şeylerdir. Hayatın akışı ise daha yüzeysel, derinliksiz ve hıphızlı bir şey. Kendini kaptırdığın anda yapmaya çalıştığın tek şey boğulmamaya çalışmak. O zaman şu yukarda saydığım şeylerin bir önemi de kalmıyor. Tecrübeyle sabittir efendim.
İşte ben de böyle yaşayacağıma, ölürüm daha iyi diye düşünerek kendimi bir kenara çekmeye mecbur hissettim. Üniversitede okuduğum bölümü filan sadece para kazanmak için seçseydim muhtemelen kafayı yerdim. Öncelikle hayatını para kazanmak için kurmak veya şekillendirmek çok asaletsiz bir şeymiş gibi geliyor, ikinci olarak, biraz zevkime düşkünümdür, parayla alacağım zevkler daha sınırlıymış gibi duruyor sanki. İşte o bahsetmiş olduğum hayatın akışı maddiyata ulaşma aşkıyla gürül gürül aktığı için o yönden kendimi kenara çektim demek istiyorum.
İşte, madem dış dünya çok hoşuma gitmiyor, iç dünyama kapanıp kendi iç dünyamı güzelleştireyim, zenginleştireyim, neticede kendi medeniyetimi kurmuş olayım falan filan diye düşünerek ıslah ve ıstılahat harekatına girişmiş oldum. Şart olan ilk şey şu, önce etraftaki döküntüleri, süprüntüleri, ıvır zıvırları bir ortadan kaldıracaksın. Onlar göz zevkini bozduğu gibi, etrafı da doğru dürüst görmene engel oluyor, en kötüsü de, onlara alışıyorsun. İşte bu nedenden dolayı birçok insandan yüz çevirdim ve lüzumsuz yerlerde vakit kaybetmemeyi kendime şart koştum. Bu sayede önce elim bir rahatlamış oldu. Ardından aynı zalimlik ve zorbalıkla budama, kesme ve biçme işlemlerine devam edip bahçeyi boşalttım. Bulanıklık gitti, ortalık birden berraklaşıverdi sanki. Sonra temel soru geldi, buraları ne ile dolduracağım? Arkadaşlar, işte işin burasında kişisel ilgiler ve amaçlar filan devreye giriyor. Düzenini de bunlara göre şekillendirmeye başlıyorsun.
Sanki devlet kuruyormuşum gibi bir havaya kapılmamı mazur görünüz, insan hayatında böyle ufak çaplı bir devrim yaptığı zaman heyecana kapılıyor, daha bu düzen oturacak, normalleşecek, kendi kendini döndürmeye başlayacak, işte o zaman bu hayat tarzı kendi ürünlerini de vermeye başlayacak. Yaa yaa.
Saadettin Ökten cenapları bir sohbetlerinde buyurdular ki; “insan yaşadığı hayatın sanatını yapmakla başlamalı”. Yani nasıl bir hayat yaşıyorsak, yaptığımız sanat da ona göre şekillenir. Sözgelimi balkan müzikleri ve filmleri farklıdır, İran müzikleri ve filmleri farklıdır. Yaa.. Niye dedim ben bunu? Şundan dedim yiğitlerim; şu anda hayatımdaki öncelikleri belirleme ve hayatımı da ona göre şekillendirme safhasındayım, hem bilgi birikim irfan yolunda bir yol tutturmuş gidiyorum, hemi de lifestyle yapıyorum anlayacağınız. Şu bir yılı buna yönelik bir tadilatla geçirdiğimi söylesem yanlış olmaz. Ama artık tohumların yeşereceği, dalların meyveye duracağı, ambarın yanık buğdaylarla dolacağı vakit gelmiştir, geçiyor bile hey genç arkadaşım! (cümleme katkısından dolayı Ahmet Günbay Yıldız’a teşekkürler). Koçlarım, ta ilk cümleden beri gelmek istediğim yere nihayet gelmiş bulunuyoruz, size münzevi ve gözden uzak hayatımın (aramızda kalmak koşuluyla) nerede geçtiğini belgelerle bulgularla göstereceğim.
16 NO’lu Medrese Odası
Söylemiş olduğum gibi, hayat boyu çektiğim acılar, geçirdiğim depresyonlar, kan içinde yüzdüğüm vahşet günleri bana sığınılacak bir liman, in, mağara, kucak vesairenin ne kadar mühim bir şey olduğunu öğretti. Münzevi bir hayatın dayanılmaz cazibesine kapılmam, anlamsızca girilen bir savaştan çıkmış gibi olduğumdandır. Ayrıca dünyanın bin türlü hali var, çoğunluğu artık tahammül edemeyeceğim derecede asap bozucu olduğu için bunları çekmeye de hiç niyetim yok. Kötü niyetli veya aklı kıt insanlarla zaten muhatap olmuyorum. İşte bunlarla muhatap olmak zorunda kalmamam için onlarla aynı zeminde bulunmamam gerekiyor. Yani onların adım atamayacağı bir yerim olmalı. İdi. Nitekim, Allah’a bin türlü hamd-ü senalar olsun, bizim yurdun medrese odalarından birini sinema kulübü olarak 4 aylık sağlam bir mücadelenin sonunda almış olduk.
İşte ihtiyacım olan şey bu küçücük odaydı. Bu küçücük odayı aldıktan sonra burayı yoğunlaştırmaya başladım. Çekirdek sağlam olmalı diyerekten. Gücü çekirdekten sağlıyoruz çünkü. Hatta diyebilirim ki; İron Man’in göğsündeki o güç sağlayıcı yuvarlak şey, işte benim bu 16 NO’lu medrese odam. Burada bir hayal dünyasında yaşıyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. Şimdi size bu sevgili şatomu yön yön, fotoğraflarla anlatacağım. Her şeyden önce, bu odanın böyle bir oda olmasında büyük katkısı olan, gönderdiği materyallerle burayı bir sinema meraklısı için harika bir yer haline getiren süper insan Ali Murat Güven’e minnet ve şükranlarımı sunuyor, ayrıca kendisine bayılıyorum.

Yukarıdaki resimde görülen bilgisayar bizim Kıley’in bilgisayarıdır. Çekeceğimiz filmlerin efekt ve montaj işlemlerini daha rahat ve güzel yapmamız için böyle sağlam bir bilgisayar şarttı. Şimdilerde zaten film çekmeye niyetimiz yok, bilgisayara yoğunlaşmış durumdayız, teknik altyapı çalışmalarıyla uğraşıyoruz. Belki merak edenler vardır diye söz de gelmişken söyleyeyim, uzun zamandır film çekmiyoruz, galiba yaklaşık 4-5 ay kadar daha bir süre çekmeyeceğiz. Prodüksiyon kalitesi olarak rank atlayalım, ondan sonra başlarız film çekmeye diye karar verdik arkadaşlarla. İşte resimde görmüş olduğunuz bilgisayarda bunun için muazzam bir arşiv ve materyal var. Sinema okullarında 4 yılda ne öğretiyorlarsa daha fazlası. Kamera kullanımı, ışık kullanımı ve After Effects dosyalarıyla çektiğim son iki filme bakarak çağ atladık diyebilirim. E bu kadar bilgisayar başında duran adamın konforunun da yerinde olması gerekir. Yine resimde görmüş olduğunuz vantilatörü oraya dikince çok ferahladık, masaya mıhlanıp saatlerce hiç bunalmadan kalabiliyoruz.

Sarı ışığa bayılırım. Hayal kurmak, kendini farklı hissetmek için çok ilham verici bir ışık cinsi. Bundan dolayı o bembeyaz iğrenç flüoresan ışığını kaldırdım yerine iki adet sarı ışık aldım. Ayrıca Önder TV’den kalma adetimizle duvarları irili ufaklı posterlerle donattım, her bir posterin sunduğu başka bir dünya var. Dolayısıyla duvarlardaki zenginlik iyidir, kafadaki sabitliği kırıyor gibi oluyor.

Bu odayı ilk kurduğum zaman resimde gördüğünüz rahat koltuğa oturmuyordum, kazık gibi bir sandalyeye oturuyordum. Onda da 15 dakika zor oturursunuz. Bunalmaya başlar, “eh yeter yahu” deyip çalışmayı filan bırakasınız gelir. Böylece verim düşmüş olur. İşte şu resimdeki harika koltuk sayesinde bu sorun da kökünden çözülmüş oldu. Bir montajcı için en büyük nimet rahat bir koltuktur. Benim de bazen bir montajcı kadar bilgisayar başında fazla kalmam gerektiği için büyük nimet oldu bu. Fakat bu da yetmedi, daha rahat, daha konforlu olmalı, daha daha daha diye düşünerek BİM’den masaj şiltesi aldım 55 milyona. Dolayısıyla koltuk, masaj koltuğu oldu. Böylelikle yorulup da sırtım filan hafif ağrımaya başlayınca basıyorum düğmeye, atıyorum kendimi arkaya doğru, kapatıyorum gözlerimi, bir de Django Reinhardt’tan müzik açtım mı oohh tam transa geçiyorum.

Ali Murat Güven’e bundan bir buçuk yıl önce işte aynen bunun gibi bir sinema kulübü odası yapmaktan bahsediyordum. O da bana sordu: “bu kulüp kapalı bir grup gibi mi olacak, yoksa ilgilenen herkesin faydalanabileceği bir yer haline mi getireceksiniz?”. Galiba yarı-tanrıcılık oynayan bazı sinema grupları gibi davranıp davranmayacağımızı kastediyordu. Ben de ona İlim Yayma Vakfı’nda sinemayla ilgilenen her kim varsa hepsi için ve hepsine faydalı olabilecek bir sinema kulübü odası yapacağımızı belirttim. Bunun üzerine Ali Murat Güven harika bir cömertlikle kendi kütüphanesinden sinema kitaplarını, Sinema dergisinin çıktığı tarihten bu yana ki sayılarını, resimde gördüğünüz o demirden kütüphanenin bizatihi kendisini, VHS player ile birlikte 180 orijinal filmden oluşan VHS kaset arşivini, yine resmin sağ üst köşesindeki Super8 mm film oynatıcısını, Philips plakçalarıyla birlikte yaklaşık 10 adet plakı ve daha bir sürü şeyi bu odaya bağışladı. İnanılmaz bir şey!. Bu oda onun eseridir yani. Burada sinemayla alakalı her ne yapılıyorsa ona da sevap yazılıyor.

Kütüphanemin cepheden görünüşü. Zeminde kütüphaneye sığmayan kitaplar, Gezgin dergileri, abimin müzik dosyaları filan var. Onun üstündeki rafta sinema dergileri ve VHS Kasetler var. Bir üstü zaten full VHS dolu. VHS’den film izlemenin tadı çok başka oluyor. Bilhassa eski ve kötü bir televizyondan izleyeceksiniz. Kumandayla ileri geri sardıracaksınız. Önder TV’de VHS’lerle kafayı bozmuştum. Şimdi hamdolsun tekrar buluştuk. Üst rafta kitaplarım var. Bu kitapların yüzde 80’ini bu sene aldım, hem de para vererek. Hayatımın hiçbir döneminde kitaplara bu kadar fazla para yatırmamıştım. Bir üst rafta fakir DVD koleksiyonum, çoğu dergiden bedava verilenlerden. O raf öyle vitrin gibi biraz. Kilimi ise Suriye’den getirdim, sırf buraya asabilmek için. İşte böyle.

Filmleri genelde bu minderin üstünde hafif yatma pozisyonunda olmak suretiyle izlerim. Işıkları da kapatarak tabii. Bu minder çok mübarek bir minder, nice ilim yolundaki genç kuran talebesine yataklık etmiştir, ah dili olsaydı da konuşsaydı. Ben de bunu bizim mescitten çaldım.
Bu da Ali Murat ağabeyin hediye ettiği plakçalar. Yine mescitten çaldığım bir kuran rahlesinin üstüne koydum. Altındaki hopörler ise harika bir şey. Müthiş dandik ve eski bir kolon, galiba eskiden koridorlarda anons için bunlar monte edilmişti. Eski toprak meski toprak ama ses performansı süper, tam olarak plakı hissedebiliyorsunuz. Bilhassa Country parçalarda sizi 40 yıl geriye götürecek kadar havaya sokuyor.

Kadıköy’e plak almaya gitmiştim, elimde de 20 milyon para var. Zannediyorum bu plaklar satılsa satılsa zaten 5-6 milyona filan satılır. Adamın çektiği fiyat 25 miydi neydi. O da beni sevdiği için filan. Çingene gibi pazarlık ettikten sonra 15 milyona anca indirebilmiştim. Demek istediğim, plaklar çok değerli. Ben de biraz kısmetli biriyimdir. Sene başında elimdeki plak sayısı yediyi geçmiyordu. Daha sonradan bizim yurdun harika yöneticilerinden Uğur abi elinde 25-30 tane plakla geldi, “bunları depodan buldum, galiba eskilerden bir abinin plakları, sen ilgilendirsin diye sana getirdim” dedi. İşte böyle de ballı bir adamımdır. O plakların sahibi nasıl bir abiyse zamanına göre çok entelektüel zevkleri olan birisiymiş. Biz de zannediyoruz ki İYV’nin eski adamları cami derneğindeki amcalar gibi. Çok şaşırdım tabi. Tom Jones, Elvis Presley, Jacques Brel, Reinhard Mey, Adamo, Creedence Clearwater, The Shadows, JoeDassin, Demis Roussos ve daha neler neler…