
|
|
|
| |
Havaalanına geldim. Bagajları filan teslim ettik. İş Bankası’ndan platin kartları olanlar yanlarında bir kişiyle birlikte o yemek filan da yenilen özel “lounge”a girebiliyorlar, Selçuk abi Serhat abiyi, Alper abi de Nurullah abiyi alınca ben de tek kaldım, beni de Ahmet Şahin aldı, böylece girebilmiş olduk. Aslında böyle yerlerde bulunmayı severim. Çok da kompleks yapmam yani, modern insanların tapınağı filan diye. Gerçi İş Bankası’nın yeri öyle ahım şahım bir yer değil. Çay, peynir, zeytin, biraz da kurabiyeyle açlığımı yatıştırdım. Salondaki koltukları da artık Zeytinburnu’nda Playstation salonları kullanıyor.
-
* Şu anda uçaktayım. Bizim Selçuk abi tam bir kültürel zenginlik. Size ilerleyen zamanlarda bol bol ondan bahsedeceğim galiba. zaten yolculuk boyunca onunla takılmayı, gezmeyi dolaşmayı, yemeyi içmeyi planlıyorum. Bizim ihtiyarlarla oturamam durgun durağan.
-
-
* Selçuk abi eski İstanbullu galiba. Gerçi ne kadar eski olabilir ki! Yine de her eski İstanbullu gibi kültüre sanata karşı çok tutkulu. Yapmadığı iş de yok. Ney üflüyor, sema ediyor, gitar, ud, bendir hem çalıyor, hem imalatını yapıyor, tesbih bile yapıyor, 2-3 yıl öncesine kadar motor yarışlarına da katılıyormuş, Karagöz de oynatmış bir aralar, askerken komandoymuş filan filan. Benim de en sevdiğim şeylerden birisi, böyle adamların yanında kedi gibi durup onları izlemek. Çok da fazla müdahale etmiyorum, zaten edesim de olmuyor.
-
Gezi boyunca böyle ufak ufak notlar almaya çalışacağım, tabii edebi kaygı gütmeden! Bol bol saçmalayabilirim. Salacağım kendimi işte.
-
-
* Ahmet Şahin’le Mehmet Kemiksiz puro bakmaya gitmişlerdi Duty Free’ye, ben de pipo tütününe baktım. Backwoods’lara bakıyordum, Selçuk ağabey geldi, “koçum onlar puro değil pipo tütünü” dedi, “biliyorum” dedim, “he, pipo mu içiyorsun, o halde bak bunlar tırt, bunlardan alma, MacBaren al, kalitedir” dedi. Üstüne pipocuların hoşlanacağı türden bir şeyler anlattıktan sonra, eşek yükü para ödeyip aldım tütünü ve içmek için sabırsızlanıyorum.
-
-
* Roma havalimanına inmiştik, oradan tekrar uçağa bindik, şimdi de Bari’ye doğru havada yol alıyoruz. İtalya’da uçak şirketleri yolcularını bisküvi ve krakerle besliyorlar. Bizim BİM’de eskiden satılıyordu ya, Pizza Kraker, aynı ondan işte.
-
Şu anda akşam saatlerinde, yemek başındayız. Çok tuhaf saatler geçiriyoruz. Saat oldu, yemek gelmedi hala, altı üstü birer pizza söyledik. Masaya önce aperatif niyetine patates salatası geldi. Başta beğenmiyorduk, hemen ardından ahtapot gelince aklımız başımıza geldi. Evet, şu anda tam önümde ahtapot salatası ve sirke kokulu balık var. Yemeye teşebbüs etmiştim, hani her lezzete açık evrensel bir adamım ya! Bir kez çiğnedikten hemen sonra tadını damağımda hisseder hissetmez nefes almadan ağzıma üç patates parçası atıp üstüne kola içtim, fazla da çiğnemeden yuttum. O tadı da hatırlamamaya çalıştım bir daha. Hemen karşımda bulunan neyzen Nurullah abi “güzelmiş!” diye başladı ahtapota kaşık sallamaya. Sirkeli balığı da yedi, üstüne midyeyi yuvarladı. Yüzüne bakan “bu adam koyun etinden başka et yemez” der. Lakin bu ne Akdenizlilik! Tabii sofranın genelinde Anadolu damağı var, yiyemediler. Bunun üzerine restoranın sahibi olan güleç yüzlü kadının birden huyu değişti ve somurtmaya başladı. Acayip darıldı. Neden tam bilmiyorum ama biraz da tartıştılar filan. Az daha kovacaktı bizi.

-
Bu pizzacıya gelene kadar da bir araba yol yürüdük. Allah’tan şehir güzel. Sokakları eski tarzıyla tutmuşlar, sarı binalar ve yeşil renk kapı-pencereler. Gece ışıklandırma da iyi. Şehri tarif etmek için gerçi henüz erken.
-
Pizzamız da geldi, yedik, şiştik, şu anda keyfim tam yerine geldi oturdu, artık yeni tütünümü deneme zamanı, yani müjdeler olsun vakti kerahat geldi.
-
Capucchinolarımız da geldi. Radyoda da gitar ve güzel bir kadın sesi var. Her şey gözüme güzel görünmeye başladı. Başım dönüyor biraz. Piponun tütünü hafif bir tada sahip olmakla beraber, tesirliymiş.

-
Şu anda sabah, ve kahvaltımı yaptım. Yatakta uzanıyorum. Kaldığımız yer; bizim papazhane adını koyduğumuz, dini bir okul sanıyorum. Odamızda Meryem Ana’nın resmi bile var. Fiziksel şartları çok güzel olmasa da, maneviyatıyla ruhumuzu doyurdu. Gece güzel bir uyku çektim, rüyamda ben, Abdurrahim, Merve, Şeyma, Abdullah ve birkaç kişi daha, Büyükada’da sahilde, deniz üstünde futbol tarzı bir şey oynuyormuşuz, ama nasıl olabiliyorsa artık, denizin üstünde durabiliyorsun. Üstelik ben de bayağı yetenekliydim, topu alıyorum, ellerimle eğilerek, iyi dengede durup güzel hareketler çekiyorum filan. Bir nevi yetenek gösterisi yaptım yani. İnsanın kendisini yetenekli, güçlü, kuvvetli, karizmatik, yakışıklı hissetmesi, rüyada bile olsa çok güzel. Niye böyle bir rüya gördüm anlamadım ama.

-
Henüz şehir filan görmüş değiliz. Gezmedik daha. Bizimkiler aşağıda kahvaltılarını yapıyorlar, ardından soundcheck için katedrale gideceğiz hep beraber, onlar çalışırken biz de şehri gezeriz inşallah.
-
Şu anda bahçede toplandık sohbet ediyoruz. Kemiksiz puro içiyor, Nurullah abi yine fotoğraf makinesiyle kendisini çekiyor, Ahmet Şahin başına kırmızı başlığını geçirmiş, çay içiyoruz. Şu anda hiçbir Mevlevihane faaliyette değil. Galata 6 aylığına tadilat için kapatılacak dediler, 4 yıl geçti hala kapalı. Serseri mayın gibi dolanıyor piyasada bütün gruplar. Çok özledik artık Mevlevihane’yi, 3-4 yıldır doğru düzgün bir ayin yapamadık. Allah’tan Yenikapı önümüzdeki hafta açılacak.

-
Ahmet Şahin çay koymak için geldi masaya, bir elinde demlik, diğer elinde de kocaman bir bira bardağı. Onu sürahi zannedip sıcak su koymuş. Tam sıcak suyu bardağa dökerken su kenardan sızmaya değil, taşmaya başladı, masa battı, az kalsın haşlanacaktık. Ahmet abi, şöyle bir durup, “hay …na koyayım” dedi, öldük gülmekten.
-
Provayı katedralde yapmıyorlar, yatakhanede yapıyorlar. Ben de bahçeye çıktım, oturuyorum kendi başıma. Bizim rehber kız, Yasemin ismi, aslen İzmirli imiş. Daha öyle tanışmadık ama pek tatlı bir kız. böyle tatlı kızlarla birlikteyseniz, sosyoloji, siyaset, din filan konularına asla girmeyeceksiniz, eğer benim gibi dinci gelenekçi filansanız. Bunu da bizim üniversitede öğrendim. Neyse, şimdi öğrendiğime göre kendisi eczacıymış. Annesi İtalyan, babası Türk. ‘87’den beri burada. Yazları geliyormuş Türkiye’ye, Nazım Hikmet’in şiirleri, sanki onun için yazılmış.

-
İtalyanlar için “H” harfini çıkarmak çok zor oluyor. Fatih fati oluyor, Serhat da serat. Biraz telaffuz ettirmeye çalıştık bizim Angelica’ya, yorgun düştü. Boğazından çıkmıyor kızın. Prova hala bitmedi. İtalyanca da ne baş ağrıtan bir dilmiş.
-
Seyahati bitirdik sayılır, dönüş yolundayız şu anda, Bari havaalanında, Roma’dan transit yapıp İstanbul’a gideceğiz. Bir dünya şey oldu son yazdığımdan bu yana. Aklıma gelenleri ufak ufak yazacağım yolculuk boyunca. Beynim bir sürü bilgi, görgü, ipuçları, resimler, kesitlerle doldu, taşıyor şu anda, henüz süzgeçten geçmediği için bulamaç halinde, onlar bu tarz gezilerin bana sundukları şeyler, gezi yazılarında çok iyi şekilde değerlendirilecek şeyler değil, daha çok; ilerleyen zamanlarda farklı farklı mecralarda filan kendini belli edecek türden olan şeyler. Ama şunu artık, üstelik kendi şahsıma değil, şansıma güvenerek (gerçi kendime de güvenmiyor değilim ama mütevazi olmak gerekirse) söyleyebilirim ki; benden iyi sinemacı olur, eğer biraz yontulursam!

-
Konseri yaptığımız ve kaldığımız yer, Molfetta adında sayfiyelik bir semtti. Öyle çok gezilecek görülecek bir şey yoktu, yine de şehri belli bir kültürel estetik anlayışı çerçevesinde iyi dizayn etmişler. Küçük dar sokaklar, sarı binalarda yeşil ve uzun pencere ve kapılar, saçma sapan apartmanlara izin vermeyen planıyla filan çok hoş, kendisine özgü bir semt olmuş. Bir de güzel bir kadın buldu mu, Ferrari, Maseratti reklamları çekersin. Biraz sordum soruşturdum, nasıl oldu da bu şehir bu hale geldi diye, tarihi bir şeye mi dayanıyor falan. Olay şurada; Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra şehir şimdiki halini almış. İşte bu kadar basit. Çuval çuval parayla oluşturmuşlar ve binalar da özellikle böyle dizayn edilmiş, bir sürü yatırım yapılmış, kültürel olarak özellikle, yoksa burası önceden öyle derli toplu, göze hoş gelen türden bir şey değilmiş. Şimdi gezseniz, müzeler kiliseler filan pırıl pırıl. İşte ben bunu gördükten sonra, kesinlikle Avrupa Birliği’ne girme taraftarı oldum. Ahlakımızı bozacaklar türünden bir korku yaşamaya da gerek yok.
.JPG)
-
Bize hem tercümanlık, hem de rehberlik eden Yasemin’le konuşmalarımız sayesinde seyahat etmiş sayıldım yani. Eğer o olmasaydı, kendimi Arap turist gibi hissederdim. İtalya hakkında, İtalya’daki Türkler hakkında, bizzat kendisi hakkında ve ondan dolayı da bir sürü şey hakkında konuştuk. Anlatırım inşallah.
-
Uçağı bekliyoruz, zaman da var ya; millet can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış. Sohbet de edilmiyor böyle geniş zamanda. Hakkı abiyi en son gördüğümde çizgilere basmadan havaalanını turluyordu. Allah’tan ben yazı yazıyorum hiç değilse.
.JPG)
-
Şimdi genel olarak bilgim görgüm arttı diyince kafada hiçbir şey canlanmıyor. Şöyle diyeyim; en basitinden mesela, klozetler sabunluklar el kurutma aletleri filan dahi görgü evrenine giriyor. Bir keresinde bir tuvalet gördüm, bildiğimiz anlamda bir alafranga tuvalet var, tabii su kova mova hiçbir şey yok, yanında aynı onun gibi ama daha ufak bir şey var ama onun içi su dolu. Şimdi ne yapacaksın yani? Size tavsiyem, çantanızda mutlaka bir şişeniz bir de selpakınız olsun. En gelişmiş opera salonlarına da gitseniz Avrupa’da, sıkıntı çekeceksiniz.
-
Uçağa bindim, şanslıyım, pencere kenarı.
.JPG)
-
Evet, şimdi biraz döküleyim, öncelikle, madem konser için geldik konserden bahsedeyim. Devasa bir katedralde yaptık konseri. Nedense kiliseleri seviyorum. İçimi karartmıyorlar yani. Artık filmlerden dolayı mı, küçükken kiliselerde bulunduğum için mi bilmiyorum. Bu arada uçak kalkışa geçti. az sonra hızlanıp sonra da uçuşa geçince içim bir hoş olacak.
-
Dediğim gibi oldu, uçak kalkıp da yeryüzüne tepeden bakmaya başladıkça hayret ve sevinçten o anın idrakine ermeyi kaçırdım yine. O anın idraki ne demekse?! Yusuf Kaplan gibi konuşmaya başladım. Bulutların içine girdik şu anda. Yerde bir sürü tarla, yol, Lego gibi arabalar var. muhteşem bir duygu, anlatmaya hiç yeltenmiyorum. Becerebileceğim bir iş değil henüz.
.JPG)
-
Şimdi de bulutların üzerine çıktık ve güneş net, berrak bir şekilde ışığını vuruyor, inanılmaz bir görüntü. Bu arada ikram; bir İtalya klasiği olan kraker.
-
Size yine bir bilgi; Selçuk abi THY’de yolculuk ederken domates suyu, üstüne de karabiber alırdı. Kan basıncını dengeliyormuş. Yaa.
-
Bu arada akşam oluyor.
-
Şu anda çizmenin kenarını yalıyoruz. Az sonra Roma’ya iniş yapacağız. Deniz turkuaz renk, gün batmak üzere, harika bir görüntü var, romantik de bir İtalyan müziği.
-
İtalyanca öyle bir dil ki, normalde Türkçede ya da İngilizcede 1 dakika süren bir cümle kur, İtalyancaya çevirdiğinizde 3 dakika sürüyor. Katedralde Ahmet Şahin iki üç sevgi, tasavvuf, Allah’a ulaşmak filan dedi, Yasemin’in tercüme etmesi bitmedi bir türlü. Şimdi de uçakta yolcuları bilgilendirici bir video izliyorum. Adam İngilizce olarak son derece yavaş bir şekilde “your hand bag must be under rıdı rıdı” diyor, sonra İtalyancası geliyor, ama öyle bir hızlı ki! Yani deneysel olarak da bu tezimi doğrulamış oldum. Ne mutlu bana! İşte sosyoloji öğrencisi böyle olur. Her görüşünü kanıtlarla destekler.
.JPG)
-
Bir kanıt daha sunuyorum, tam önümde fasten seat belt while seated yazıyor. Üstünde de İtalyancası. Saydım, tam 40 harf İtalyancası varken, İngilizce 25 harfte kalıyor. Yine yandaki yazıda, 21 ingilizce harfe karşılık 41 harf İtalyancası tutuyor. Şimdi tüm bunlara şahit olup da, inanmamak mümkün mü?
-
İnşallah yine kraker vermezler. Görelim bakalım ne getirecekler. En son bu kadar krakeri 11 yaşımda Amasya’da yedim. Bari top kek verseler, valla ona bile razıyım. Casey olsa bile. (BİM’deki kek, sanıyorum 20 kuruş)
-
Kraker geldi. Şuradan çıkayım, soluğu bizim büfelerin önünde alacağım. Limonatayla birlikte ayvalık tostu yuvarlayacağım. Konserden filan da bahsetmekten vazgeçtim, bir şey yazasım yok. Ahmet Şahin Laptopta Pes2010 oynuyor.
.JPG)
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Şu an ise bizim yurtta bilgisayar başında oturmuş, son olarak ne ekleyeyim ne yazayım onu düşünüyorum. Yazı şu haliyle çok ucube duruyor. Bir gözden geçireyim dedim, shame on me yani, doğaçlama yazacağım dediğimde bu kadar da kötü yazacağımı tahmin etmiyordum. Neyse, bu da böyle tuhaf, utanç verici bir tecrübe olsun, bir dahaki seyahatlerde inşallah Türkiye’ye döner dönmez hemen yazımı yazar, keyfini de çıkarırım. Şimdilik aşağıya koyacağım fotoğraf altı yazılarla geçiştirmiş olalım. Bir dahaki yazıda görüşürüz. İnşallah bu sefer arayı çok uzatmam. Buna en çok da Kadir kızıyor. Çünkü zaten bir tek o kaldı siteye giren, o da kendi Host’unun ziyaretçi trafiği için giriyor! Seni çok seviyorum Kadir. Hala film çekmek için harekete geçmediğimden dolayı utanç duyduğum iki kişi varsa birisi sensin. Diğeri de Bilal. Az kaldı ama, başlıyoruz:)
.JPG)
Molfetta’daki kale. Olur da Osmanlı donanması saldırırsa diye bayağı büyük, sağlam yapmışlar.
.JPG)
Fatih abi. Eskiden semazenmiş, şimdi de bendirzen. Çok baba bir görünümü vardı hakikaten. Ayrıca rahatına da çok düşkün.
.JPG)
Yemek yediğimiz yer.
.JPG)
Molfetta’da her 5 metrede bir sokak aralığı var.
.JPG)
Konseri gerçekleştirdiğimiz katedralde bol bol fotoğraf çektim ve girmediğim delik de kalmadı. Nasılsa kimse yok!
.JPG)
Böyle devasa bir yer işte katedral. Hayret ki izin veriyorlar yani böyle ilahiler söylenmesine, ezan okunmasına filan. Ne geniş mezhep varmış adamlarda da.
.JPG)
İşte ekip. Konser öncesi son provalar.
.JPG)
Yağmur yağmıştı ve sonra da gökkuşağı açtı. Yıllar sonra ben de gökkuşağı görmüş oldum.
.JPG)
Serseri serseri gezinirken bando ekibine rastladım. Belli ki bir okulun kültürel etkinliği gibi bir şeydi. Aileler filan fotoğraf çekiyordu gururla. Çok hoştu.
.JPG)
Siesta bitmek üzere. Siestayı bilmiyorsanız anlatayım, gerçi ben de pek bilmiyorum galiba saat 1 ile 5 arası, dükkan sahipleri dükkanlarını kapatıyor, dinlenmeye gidiyor, uyuyorlar filan. Siesta, bizim kaylule gibi bir şey yani. Bizim gözü dönmüş işkoliklere ders olsun bu.
.JPG)
Bizim tamburi Hakkı abi. Kendisi galiba aynı zamanda Sadrettin Özçimi’nin oğluymuş. Ben de sonradan öğrendim.
.JPG)
Bizim sosyoloji kitaplarındaki gibi bir fotoğraf çekeyim dedim, hani göçmenler ve kentlilerin huzursuzluğu filan tarzında bir şey. Nasıl olmuş?
.JPG)
Çok güzel yakalamışım valla ellerime sağlık!
.JPG)
Burası Bari. Molfetta’da gezecek bir yer bulamadık, bari Bari’ye gidelim dedik. Şu espriyi yapabilme şansına sahip ender insanlardan olduğum için de çok mutluyum, kaç Türk Bari’ye gitmiş yani:)
.JPG)
Bari, Milano kadar değil elbette ama yine de caddeleriyle, insanların giyimiyle kuşamıyla filan bir moda şehri. Böyle üstüme sıra dışı, estetik, güzel bir şeyler alır mıyım acaba diye birkaç dükkanın camekanına bakacak oldum, fiyat etiketleri hemen bu merakımı söndürdü. Kızlar giyiyor ya böyle askılı maskılı bir şeyler, en fazla bir metre bez yani, fiyatı 87 euro! Bir de utanmadan küsurat koyuyorlar. Yuh yani. Çok çok zengin olsam bile öyle bir şey almam.
.JPG)
Madem moda şehrindeyiz, moda fotoğrafçılığını deneyeyim. Böyle bir pozlar vardı sanki dergilerden hatırlıyorum. Bu arada KAİHL her yerde!
.jpg)
Bari caddelerinde durup dinlenmek, oturmak, gezmek ve dolaşmak çok keyifliydi.
.JPG)
Sarı gömlekli olan bizimle birlikte olan bir rahip. İsmi de çok güzeldi ama hatırlayamıyorum. Çok iyi bir insan. Arabayla gezerken bizimkiler, en Türk halleriyle “İtalyan kızlarını arkadaşa sormak lazım” filan diye laf atmışlardı herhalde rahip efendiye, daha rahip olduğunu da bilmiyoruz, “biz bir tane seçtikten sonra ömür boyu başkasına bakmayız” gibi bir cevap vermişti gülerek. Şimdi demeyin yani rahipler evlenmiyor ki diye, ben de bilmiyorum bu adam evliydi ve çocuğu vardı işte. Hem de çok iyi bir baba. Çocuğu keman çalıyor ve müzisyen bir grupla birlikteyken, işte çocuğunu teşvik etmek için filan, ne güzel, yanında getirmiş ve rica etti oğlum çalabilir mi diye, tabii tabii dedik, çocuk da çok güzel çaldı ve çok hoştu, biz coşkuyla alkışladık, babası da çok mutlu oldu ve ben de o kadar mutlu oldum ki, böyle adama sarılıp sarılıp “sen ne kadar iyi bir insansın!” diyesim geldi. Bizim antropoloji dersinde inkar edip duruyor hoca ama, benim “fıtrat” dediğimiz şeye inancım tam! |
|