Evet, yani sosyal varlık anlam örüntüsündeki Yasir olarak, varlık özelliklerimi uzun süredir ne bu blogda ne de biz doğma büyüme 7 göbek İstanbullu ekâbir takımından kişilerin tabiriyle “Cemiyet”te gösterdim. Planlanmış bir şekilde hareket etmiyorum ama şimdi şöyle duruma bakınca, gerçekten de bir kaybolma hali, isteği var gibi görünüyor. Bu artık apaçık bir şey yani, böyle bir istek var oldu ve uzun süre böyle yabani bir insana benzer halde, Kaptan Mağara Adamı gibi seyir etmeme yol açtı. İyi de oldu bence. İnsan biraz sıkıntı çekiyor ama tabii anlamda bir rahatlama için böyle şeyler gerekli. Yani, şöyle diyebilirim ki, bende böyle makyaj gibi tavırlara karşı ister istemez bir direnç oluşuyor. Nedense bu gibi şeyleri sinir bozucu bir şekilde sezebiliyorum –hem kendimde, hem de kendi dışımdakilerde-. Halbuki insan ne ise, doğal yöntemlerle, samimiyetle, organik yollarla bunu araması lazım gerek değil mi ayol? İçimde düğümler bağlayan birtakım meselelerin ne olup ne olmadığına bakıp, onları gözlemlemek şöyle dursun, üzerine kalın kalın bandanalar çekip de dışarıya farklı resim verme telaşıyla kendime bir kimlik inşa etme gayreti içinde olmak, en azından bana komik geliyor.
Böyle bir şey belki bazıları için pek sorun yaratmaz, yani “tabi insan düşününce arada kederlenebiliyor bazen” filan denip, “canım neyse ne, devam edelim biz” diye yola devam edilebilir. Ben de bir yol üstündeydim tabi herkes gibi, ama lan dedim, dur bi anasını satayım noluyor yav? Nereye gidiyorum? Şöyle yüksekçe bir yere çıkıp orada durdum, orada durmak bana bir yandan “hayat akıp gidiyor, neler neler kaçırıyorsun” şeklinde bir endişe vermedi değil yani, millet vızır vızır gidiyor yanı başımdan, beraber olduğum çok kişi gitmiş oldu böyle bayağı dağ tepe düz, bense oturmuş gelene geçene bakıyorum, arada yola ize, geriye ileriye, sağa sola bakıyorum, çok da bir şeyler anlayayım olayı çözeyim filan derdi taşıdığımdan değil de, yani bilmiyorum, daha çok içsel bir hal, oturdu böyle, beni de böyle bir noktaya götürdü. Şimdi Ermiş filan olmadım elbette, çok harika bir süreç geçirdim de diyemem, kendimi değersiz, ezik, böyle birileri tarafından terk edilmiş filan gibi hissedip liseli triplerine girmedim de değil, ha arada uçtum kaçtım süper şeyler de oldu tabi, onlar da inkar edilecek gibi değil, ama, yani uzun lafın kısası, aslında ne olduysa, olması gereken o olduğu için oldu. Olacak olan ne varsa da, onlar da olması gereken o olacağı için öyle olacak. Gerçi keşke öyle olmasaydı da şöyle olsaydı dediğim bayağı bir şey var. Bana bırakılırsa her şey mükemmel olmalı zaten. Ama içimdeki ihtiyar piposundan bir nefes çekip gözlerini ufka dikiyor ve aynen şöyle diyor: “Evlat, mükemmel diye bir şey yoktur!” Biraz klişe oldu ama, yani diyelim bana göre mükemmel olan bir şey ne kadar mükemmel olabilir ki? Her yer Çikolata olsun desem, bu mükemmel bir şey mi? Anlayacağınız, söz konusu olan kişi ben dahi olsam, mükemmel diye bir şey olmayacağına karar verdim. Varsa da bunu biz insanoğulları yapamayız. Ben bile yapamam. Bu da tevazu denen duyguyla tanıştığım ilk an oldu! Şaka yapıyorum tabi, bazen şaka yaptığımı benim çok üst tabakalara mensup arkadaş çevremden bazıları anlamıyor, benim kibirli biri olduğumu ima edecek şekilde en münasebetsiz zamanda zeminde laf sokmaya kalkışıyorlar da, ondan dolayı şey ettim. Ha evet, şimdi böyle bir durum varken, 3. boyuttan düşünüp, yüzeysel bakıp böyle sosyal anlamda görünür olmama durumlarına karşı tutup da yine sosyal anlamda geçerli olabilecek şekilde mazeretler bulmaya çalışmam gereksiz ve saçma olur. Gerçi zaten kimsenin böyle bir şey beklediği de yoktur yani o da ayrı bir mevzu, ama insan kendisini çok ciddiye aldığından dolayı, mesela birisi laf olsun diye “ee nerelerdesin yahu görünmedin hiç?” filan deyince, “ay aman tezler vardı, işte daha başka harika çalışmalar içerisindeydim başımı kaşıyacak zamanım olmadı ama hayatım harika geçiyor yani yanlış anlama sakın” filan diyesi geliyor. Çünkü şöyle bir algı var sankım, seni birisi birazcık güçsüz gördü müydü hemen ense köküne şaplağı atacak! İşte maalesef Türk toplum refleksi. Biz de böyle aç kurtların içinde yetiştiğimiz için, sanki her zaman kuyruğu dik tutmaya çalışıyormuşuz gibi. Halbuki birazcık da romantizm, birazcık da serserilik, hakkımız değil mi yahu? Benim düşüncem; yanlış anlaşılmasın ama; işte İlim Yayma gibi, Kartal’ın az yontulmuş çorak kesimleri gibi, yahut ki, işte, yani böyle belli başlı bazı birtakım sosyal gruplarda olan yapılanmalar, insanı ayakta kalması için Çakal olmaya zorluyor! Çakallıkta istidadın yeterli olmadığında da kendini güçsüz ve tecavüze açık bir halde hissediyorsun. Bu da seni saçma sapan düşüncelere, hayatını kurutan kuruntulara yem ediyor biraz. Tabii ki böyle psikolojikman sürüklendiğim bu tarz bir durumda içimde bir şeylerin taşarak bir şeylere dönüşmesidir, saf enerjiyle harekete geçme güdülerimdir, bu gibi nimetlerin kısmeti bağlandı gibi oldu biraz da, onlar böyle bayağıdır görünmedi ve bana da dert oldu bu. Ama sonra yine boş durmadım genç arkadaşlarım, bağdaş kurdum, tütsü yaktım ve bu konu üzerinde de düşündüm, sonra da dedim ki, iveth, doğru, bu dediğim haller, bir takım harikalar, görünmeyebiliyorlar bazen, ama bunlar olacak diye de yaşamıyoruz öyle değil mi? Ha? Biraz karışık işler anlayacağınız, ve daha çözümleyemediğim, açığa kavuşmamış ufak birkaç nokta daha kaldı kâinatta. Onları da fırsat bulduğumda Mahmud Erol Kılıç’a sormayı planlıyorum. Tabii tüm bunları düşünmek filan gelecekteki kariyerim ya da itibarım için tahvil edilecek bono muamelesi görecek değil (bono tahvil etmek?) Çevremin de benden daha farklı beklentileri var. Çalışıp para kazanmak gibi. Tamam, yavaş yavaş tozuttuğumu düşünmeye başladınız, “eline bir yerlerden 2-3 kitap geçmiş hemen kafası sulanmış” dediniz, “Bu oğlanın şöyle sıkı bir dayak aklını başına getirir” gibi şeyler geçirdiniz içinizden, bunları duyabiliyorum hainler, ama merak etmeyin, düşündüğüm şeyler havada kalmayıp hayata uygulanabilecek şekilde kurgulandı, ve okuduğum ettiğim, sohbetine katılıp feyzini aldığım aydınlanmış zatlardan payıma düşeni aldığım bunca şeyden sonra, dünyaya bakışımı bir apaçi olarak en baştan kurmaya karar verdim! Bilge Apaçi Kral İbrahim abiylen birlikte dünya ve insanlar hakkında şöyle dilden kayıp gidecek lakırdılar edip sağda solda gezmek tozmak, çay içip kurabiye yemek artık en büyük zevkim! Bu seviyeye erişmek kolay olmadı, az buçuk kendi işimi görür hale de geldim pek şükür. Blog da yazmaya başlarım tekrar artık! İnşaaallllahh. Her yazmaya oturduğum zaman buna tekrardan karar veriyorum.
Sevgili dostlarım; şöyle bir geriye dönüp maziye buruk bir gülümsemeyle baktığım zaman; şu koca ömrüm ne acılarla yoğrulmuş, ne çilelerle örülmüş, ne ihanetlerle sarsılmış, işte bunlara şahit oluyorum ve yorgun ruhum heyhat diyor; artık gemi kalkmak zamanı gelmişse limandan, bir gemi kalkar bu zamandan. Ne güzel söylemiş şair. Beyhude çabalarım oldu, böyle yıllarım geçti, yine beyhude insanlarla takıldım. Böyle beyhude şeylerin beyhude olmayan tek tarafı, insana beyhude olan şeyin ne olduğunu öğretmesidir diyebilirim, yaşıma ve başıma dayanarak. Yine sizin için seçtiğim şu beylik cümleyi de söyleyeyim; “hayat insana birtakım seçenekler sunuyor”. Evet, bazen tercih yapman gerekir. Yaa.